Her sabah uyandığımda hep başka biri olmayı istedim, ama hiç olmadı. Yıllar hep söylendiği gibi çabucak geçti.Artık, eskisi gibi değil; saatlerce sallanan sandalyemde oturup düşünüyorum. Her öğlen kırmızı kareli battaneyime sarılıp nehrin kıyısında hayaller kuruyorum. Yine bir sonbahar ve ben ayaklarımın altındaki kurumuş yapraklara bakıp, kalbimin ne zaman kuruyacağını ve bir sonraki mevsimin bilmediğim bir mevsim olmasını düşlüyorum. Evet çocuğum, gün bitiyor ve güneş sessizce karşı tepelere çarpıyor. Ve bu sessizliği bozan tek şey çocuklar. Nehrin büyüsü onlar için bambaşka değil mi...İşte sana gün bitiminde bir aşk, Karşı kıyıda el ele yürüyen çifti görüyor musun...Baksana kız nasılda adamın omzuna yaslanmış, sıkıca elini tutuyor. Adamda, kızın saçını okşayıp, kulağına bir şeyler fısıldıyor. Belki de bir evlenme teklifidir,ne dersin, çünkü o kadar güzel ve özel ki ki şu an...Bu güzelliği kimse bozmasın, ama dur dur, sanırım bir şeyler oluyor. Tanrım, kız çocuğu itiyor ve ağlayarak koşmaya başlıyor. Olamaz, çocuk arkasından bile koşmuyor.İşte gün bozuluyor, zaman bir an duruyor. Keşke başka zaman söyleseydin çocuğum, şu güzel günü neden bozdun ki. Cebinde ki sigaraya uzanıyor, görüyor musun ve işte bize bakıyor, sanıyorum yakalandık.Gözlerimin içine bakıp, sigarayı nehre attı, gördün mü. Günü berbat ettikten sonra bir sigarayı bile içemeyen bir çocuk, o kızı nasıl mutlu edebilirdi ki değil mi... ve evet çocuğum, yıllardır hatırlayamadığım günü anlatacağım sana...
Çiftlikten ayrıldığımda 15 yaşındaydım. Annem çok ağlamış, babamsa odasına kapanmıştı. Amcam ise sıkıca elimden tutmuş, İstanbul'a gidecek olan treni göstererek, eğer kötü bir şey için gideceksen baban ve annen seni neden bıraksınlar demişti. Bir an gözyaşlarımı silmiş ve O'na dikkatlice bakıp hak vermiştim; bırakmazlardı değil mi, asla...Ağlamamın tek bir sebebi vardı,o da çiftlikten ayrılmak istemeyişimdi.Çünkü orada çok ama çok mutluydum. Hergün okuldan sonra tarlalarda dolaşır, başakların arasından gökyüzüne bakıp hayaller kurar, mutfakta annem ve Şerife teyzenin yaptığı ekmekleri tadar, reçelleri kaşıklar, kurabiyelere süsler yapar ve tarifleri yazmaya çalışırdım.Kısacası hep onlarla olmak istemiştim, ama olmamıştı. Ve işte hayatımı değiştirecek tren, perona yanaşmıştı bile ve ben gidiyordum. Bu ilk tren yolculuğumdu ve Şerife teyzenin dediği gibi tadını çıkarmalıydım.Çıkarmıştımda; pek çok durakta farklı insanlarla merhabalaşıp,kısa bile olsa hikayelerini dinlemiştik, en fazla 15 dakika mola verdiği duraklarda aşağı inip simit yiyip çay içmiştik ve amcamın omzuna dayanıp uyuduğumda saçımı okşayışı bana babamı hatırlatıp gülümsememe sebep olmuştu. Yolculuk tam tamına 20 saat sürmüştü. Ve sonunda, o tarihi tren istasyonuna girdiğimizde, hava da deniz kokusu vardı.İstasyon o kadar kalabalıktı ki, trenden indiğimizde amcam elini kaldırmış, yardımcısına nerede olduğumuzu işaret ediyordu. sonunda Ali amca bizi görmüş ve bavullarımızı alarak, hiç beklemeden siyah büyük bir arabayla eve doğru yola koyulmuştuk. Ev sahil kenarındaydı ve 3 katlıydı.Amcam en üst katında oturuyordu; diğer iki katını kiraya vermişti. Ev çok güzel ve gökyüzüne daha yakındı, ama bana göre eksikti. çünkü sadece amcam ve yardımcısı Ali Amca vardı. Amcam, elimden tutarak bana odamı göstermiş ve bu gece rahatça uyu, yarın sabah okula gideceğiz ve artık orada kalacaksın demişti.Tüm özgürlüğüm, annem, babam herşey elimden alınmıştı. hiçbir şey söylemeden kapıyı kapattım ve yatağıma uzanıp kendimi çiftlikteymiş gibi hayal edip ağlamaya başlamıştım.
Sabah eski bir bavulla okulun demirli kapısında beklerken, okulun ismini okuyordum. Yatılı kız okulu, yani sadece kızlar vardı ve yatılıydı, zaten amcamdan da ancak böyle bir şey beklenirdi diye düşünmüştüm. Artık bir daha ne çiftliğe dönebileceğimi ne de eskisi gibi özgür olacağımı hissettim ve haklı olduğumu yıllar sonra anlayacaktım.4 yıl sadece ve sadece ders çalıştım, zaten başka bir şansımda yoktu. Geceleri tuvalete gitme bahanesi ile yatağımdan çıkar, nöbetçi öğretmenden izin alır ve tuvaletteki camdan gökyüzüne bakar ve gözlerimi kapatıp çiftlikte olduğumu hayal ederdim. Hayallerimde o kadar mutluydum ki, çünkü benden başka hiç kimse karışamaz ve bozamazdı.
19 yaşıma geldiğimde o büyük demirli kapıdan çıktığımda tek istediğim çiftliğe gitmekti. Üniversite de okumak istiyordum ama benim için çiftlik çok daha önemliydi. Elimde diplomam ile sahildeki eve geldiğimde amcam sıkıca sarılmış ve haydi çiftliğe dediğinde bu hayatımda O'ndan duyduğum en güzel haberdi.Ertesi gün, amcam, ali amca ve ben trene bindiğimizde, yine hava da deniz kokusu vardı.Ve tam 20 saat sonunda karşımda annemi,babamı ve Şerife teyzeyi gördüğümde "huzur" bu demiştim kendi kendime...
Çiftlikte tam 3 ay kaldık. 4 yılda çok değişmişti, ama annem, babam ve Şerife Teyze hiç değişmemişlerdi. Bir sabah, mutfağın önünde ki veranda da otururken tıpkı şimdi ki gibi battaniyeme sarılmış gün doğumunu seyrediyordum. Babam sessizce omzuma dokunup yanıma oturmuş ve konuşmaya başlamıştı; biliyorum burada mutlu ve huzurlusun ve hiçte gitmek istemiyorsun, ama görmen gereken başka dünyalar ve öğrenmen gereken bir sürü de yenilikler var demişti. Ama prenses, ister oku ister çalış ama yine geri gitmelisin deyip eklemişti, burası daima senin çiftliğin...Birden babama dönmüş, omzuna yaslanmış ve gitmek istediğimi anlamıştım.
Bir hafta sonra postacı üniversite için başvuru mektuplarını getirdiğinde acaba neresi diye düşünmüş ve Paris'ten kabul yazısını okuduğumda kalbim delice atmaya başlamıştı. Elimde mektup, salona girdiğimde, amcam hem beni kutluyor hemde artık tek başınasın prenses sana güveniyoruz diyordu. Demek amcam bana güveniyordu, bu inanılmazdı. Yani, bir an o katı adam gidip yerine sürekli beni düşünen adam gelmişti.Belki de başından beri beni düşünüyordu da ben bilmiyordum...
Paris uçağı kalkarken tüm sevdiklerimi de yanıma alıp bulutlara dokunmuştum. İlk defa yurt dışına çıkıyordum, ilk defa yalnızdım ve ilk defa uçağa biniyordum. Büyülenmiştim...
Pariste beni Türk büyükelçiliğinden bir görevli karşılayacaktı, kendisi amcamın çok yakın bir arkadaşıydı. Okulun yurdunda kalacaktım hem kiralık evler çok pahalıydı hem daha hiç kimseyi tanımıyordum hem de yurt hayatını biliyordum...İlk sene çok zor geçmişti ve o zamana kadar başarılı bir öğrenci olan ben 3 dersten sınıfta kalmıştım. Yaz okuluna kalmak istemiştim, ama çiftliğide gitmek istiyordum.Ve İlk defa çiftlikten vazgeçerek, o sene yaz okuluna kalmıştım.
Yaz okulunda Simon ile tanıştım. Simon çok tatlı bir kızdı, sürekli beni eğlendirmek için türlü maskaralıklar yapıyor ve ders çalışmadığımız akşamlarda Paris'in arka sokaklarında ki küçük cafelerde yemeğe ya da barlara gidiyorduk. 3 ayın sonunda çok iyi arkadaş olmuştuk.Dersler bitmişti ve amcam bir sabah telefon ettiğinde şöyle diyordu; nasıl olsa dersler 2 hafta sonra başlayacak, bilette ayarladık haydi hazırlan. Hayatımda o ana kadar aldığım en güzel ikinci haberdi ve yine amcam söylüyordu. Hemen bisikletime atlamış ve haber vermek için Simon'a gitmiştim. Kapıyı bana siyah gözlü, uzun boylu esmer biri açmıştı. Şaşırmıştım, O'nu ilk defa görüyordum ve ne diyeceğimi bilemiyordum. Şaşkınlığımı anlamış ve Simon duşta demişti. İçeri girerken bile çocuğu izliyordum.Kimdi bu çocuk ve eğer Simon'un erkek arkadaşıysa neden bana söylememişti. Elleri o kadar düzgündü ki, gözlerimi ellerinden ayıramıyordum. Simon duştan çıktığında, 2 haftalığına çiftliğe gideceğimi söylediğimde, büyük bir sevinçle bunu kutlamak için dışarı çıkmalıyız demişti.
Paris yazı yaşıyordu, sokaklar cıvıl cıvıl, çalgıcılar köşe başlarında, turistler ellerinde makinelerle çekim yapıyorlardı. Paris'te hayat akıyordu ve ben çiftliğe gitmek için sabırsızlanıyordum...
Uçağa bindiğimde bulutlar yanımdan hızlıca geçiyor ve ben gözlerimi kapatıp yine hayallerime dalıyordum, mutluluk bu olmalıydı. 2 hafta boyunca çiftlikte çok ama çok eğlenmiştim, çünkü amcam da artık çiftlikte yaşamaya karar vermişti hemde ali amcayıda ikna ederek, tek eksik bendim. Ama 2 hafta çabucak geçmişti.
Geri döndüğümde bavullarımı yurda bırakır bırakmaz hemen Simon'a uğramıştım. Beni gördüğünde ilk söylediği şey neden benimle aynı evde kalmıyorsundu. Şaşırmıştım, ama mutluda olmuştum çünkü hem ev büyüktü hem kira ödemeyecektim hemde Simon en yakın arkadaşımdı, ama yine de simon'a karşı kendimi borçlu hissetmiştim. ve Simon'a hafta da 3 gün yemek yapmak şartıyla onun evine taşınma şartı koymuştum. Haberi çiftliğe verdiğimde, hepsi telefonda kahkahalarla gülüyorlardı, çünkü ben yemek yapmasını hiç ama hiç bilmiyordum. Evet bilmiyordum ama öğretmenlerim sizler olursanız en iyi ahçı olurum demiştim.ve öyle de olmuştu. Her hafta gelen mektuplarda sadece çiftlikten haberler değil yemek tarifleride vardı. Ve o yıllar anlamıştım ki, mektup yazmak kadar okumakta çok keyifliydi, hele birde mektuplarda çiftliğe ait küçük şeyler varsa... Küçük şeyler neler miydi, örneğin 1 adet başak, boyası dökülen mavi kapının boyası gibi. Her mektuptaki eşyaları odamın duvarındaki çerçevenin içine yerleştiriyordum ve böylece tam tamına 3 sene geçmişti. Ben her yaz 2 haftalığına da olsa çiftliğe gitmiş, iyi bir ahçı olmayı başarmış ve son sene çiftliğe simon'u da davet etmiştim.O yaz en güzel yazlarımdan biriydi, çünkü tüm sevdiklerim yanımdaydı...
ve son sene geldiğinde, zorlu bir sene olacağını ve çok çalışmam gerektiğini biliyordum.
Dersler devam ediyor ve Paris'e sonbahar geliyordu, hava soğumuş, yapraklar dökülmüş ve yağmurlar başlamıştı. Simon o haftasonu ailesinin yanına gidecekti ve benimde ders çalışmam için iyi bir fırsattı. Cuma akşamı eve varır varmaz yağmur başlamıştı. Kahvemi ve battaneyimide alıp camın önüne kurulmuştum. Yağmurda en sevdiğim şeyi yapıyordum, dışarıyı seyrediyordum. Kapı çalındığında sanırım saat 10'a geliyordu. Simon olamazdı ama çılgın kızın ne yapacağı hiçte belli olmazdı. Yerimden kalkmış ve kapıyı açmıştım. Karşımda 3 sene önce siyah gözleriyle bana bakan işte O, yağmurdan sırılsıklam olmuş bana bakıyordu. Dudaklarımı ısırıyor ve ne diyeceğimi bilemeden battaniyeme sarılıyordum. İçeri girebilir miyim diye sormuştu. Simon evde yok demiştim. Biliyorum demişti. Biliyormuydu, 3 senedir hiç bir yerde görememiştim, nasıl bir erkek arkadaştı ki aklına estiğinde rahatlıkla Simon'a gelebiliyordu, sonra belki kızı üzüyordu diye düşünmüştüm. Simon evde yok, içeri giremezsin demiştim. Çocuk kızarmış ve gülümseyerek burası benimde evim, Simon benim kız kardeşim demişti. Yüzümdeki kızarıklığı hissederek sessizce camın önüne geçmiştim. İçeri girip hemen banyoya gitmişti. Kendimi affettirmek için hemen O'na yemek hazırlamıştım.Banyodan çıktığında masayı görünce gülümseyip teşekkür etmişti.
Yemeğini bitirdiğinde bu haftasonu burada kalabilir miyim diye sormuştu, bende gülümseyerek burası benden çok senin evin demiştim. Sabah bisikletime binip kütüphanenin yolunu tutmuştum, ama aklım evdeydi. Akşam eve geldiğimde cumartesi akşamı için canım hiç ders çalışmak istemiyordu, ama yapacak başka bir şeyde yoktu. Kendimi televizyonun karşısındaki kanepenin üzerine atmışken, İçeriden biri hoşgeldin demişti. Sesi o kadar büyüleyiciydi ki, sadece merhaba diyebilmiştim.Ve O devam ederek,eğer bu akşam işin yoksa birlikte çıkalım mı demişti. Gözlerim kocaman açılmış ve kabul etmiştim. Ve işte aşk kapımı çalmıştı. Akşam Eifelle'e yakın bir yerdeki bir arkadaşının evine gitmiştik. Daracık merdivenlerin aksine geniş tavanlı bir evdi.değişik ama güzel döşenmişti ve salonun tam ortasında çok güzel 1 piyano vardı. Yanımdan ayrılmış ve piyanonun başına geçip çalmaya başlamıştı. O çalıyor, ben aşık oluyor sonra O yine çalıyor ve ben yağmurun sesiyle kalbime dokunuyordum. Gece bittiğinde yatağımda uyuyamamıştım, yan odada olduğunu ve ona aşık olduğumu biliyordum. Ertesi gün evden erkenden çıkmış ve koşmaya başlamıştım,tıpkı yıllar önce başak tarlalarında yaptığım gibi. Simon pazar akşamı geldiğinde kardeşi ile tanıştığımı öğrenince çok sevinmişti. O ise yaza kadar bizimle kalacağını söylediğinde saçlarımı düzeltiyordum. Bu aşkı, Simon'a anlatmak istiyordum ama utanıyordum.
O'nun taşınmasıyla birlikte, odama kapanıp sürekli ders çalışıyordum. O'nunla her karşılaşmamızda daha da kötü oluyordum. Ve sonunda simon'a bir gün söyledim. Simon gülüyor ve neden kaçıyorsun o zaman demişti. Tek söylediğim bilmiyorumdu. Simon bana bakıp, seni göremiyor ki, en azından haftasonları bizimle ol demişti.simon'un dediğini yapacaktım, ama tek şartla Simon O'na bu konuda hiçbir şey söylemeyecekti. Gerçektente söylemedi, ama O benden hoşlanmadı. Bu işi fazla uzatmadan O'nu unutmak için başka uğraşlar bulmaya karar vermiştim, ama pek başarılı olamamıştım. simon durumuma üzülüyordu ama bana bir söz verdiği içinde elinden bir şey gelmiyordu. Bir sabah kapı zili çalındığında karşımda annem, babam, amcam hatta Şerife teyze ve ali amcayı gördüğümde o anda Paris'in en mutlu insanı ben olmuştum. Bir hafta Pariste kalmışlardı ve Simon ile birlikte onlara her yeri gezdirmiştik. Mezuniyet törenine herkes dışında O'nun gelmeyeceğini düşünmüştüm, ama O oradaydı. Çok sevinmiştim, ama gönül bu kimi seveceği belli olmuyordu işte...
Okul bitmişti ve ben geri dönecektim. Dönmeden bir gece önce amcam yanıma oturmuş ve Parisin o büyülü ışıklarına bakarken, dönmeye ne zaman hazır hissedersen o zaman dön tamam mı demişti. Amcama döneceğimi söylüyordum, ama burada beni bağlayan başka bir şeylerin olduğunuda biliyordum. Amcam yanağımdan öperek nerede mutluysan orada kalmaya devam et, prenses demişti...
Öyle de yapmıştım, bir avukatın yanında çalışmaya başlamıştım, aslında çalışmak yerine staj daha doğru olurdu, ama aynı evde olmuyordu ve bunu Simonda biliyordu, üstelik birde kız arkadaşı vardı.
Sonunda bir akşam küçük bir ev tuttuğumu söylediğimde bana bakmış ve gülerek, neden, seni burada görmek hoşuma gidiyor, çekingenliğin her sabah söylenmelerin, yağmurlu günlerde camın önünde battaniyene sarılarak dışarıyı seyretmen, kız arkadaşım geldiğinde sinirlenip saçlarınla oynaman ve ilk gece seni dışarı çıkardığımda piyano çalarken beni kalbinle dinlemen hoşuma gidiyor, o yüzden burda kal demişti.Burada kal neydi bu bir itiraf mı yoksa bir affedilme mi yoksa kendini bilmezlik mi yok hayır sanıyorum dalga geçmeydi...çocukluk işte, yerimden fırlamış ve o zaman daha önce söyleseydin, ben gidiyorum demiştim...
Benden 8 yaş büyüktü ve ben daha 23 yaşındaydım, O'na göre çocuktum ve hepte öyle kalacaktım. 40 metrekare olan minik evime taşınmıştım, ama Simondan defalarca özür dilemiştim.Simon sonunda dayanamamış kızmıştı ve aşıksın sen demişti. Evet aşıktım...
Yeni yıl geldiğinde Simon beni ailesinin Parise 2 saat uzaklıktaki çiftlik evine davet ettiğinde çok sevinmiştim. Sabah Simon beni evden arabayla alacak ve birlikte gidecektik ama olmamıştı.Çünkü Simon'un işleri çıkmış ve Simon iş için Canna gitmek zorunda kalmıştı. Böylece yeni yılı yalnız geçirecektim.Aslında arkadaşlarım evlerine davet etmişlerdi, ama istememiştim. Tam mumları yakmış, kırmızı şarabımı da almıştım ki kapı çalınmıştı. O evet O, elinde çiçekler yalnızca O. Şaşırmıştım, O ise şaşkınlığımı anlamış ve yeni yılda yalnız kalmanı istemiyordum demişti. bir an şaşırmış ve peki ya kız arkadaşın demiştim...Sadece 1 kız arkadaş ciddi 1 şey yok demişti gülerek.O gece yeni yılı birlikte kutlamıştık. Paris ışıl ışıl, yüreğim havai fişek gibiydi, tam patlamışken yeniden patlıyordu...
Ertesi gün uyandığımda büyünün bozulmasını istememiştim ve bozulmamıştıda. 6 ay sonra, evlenme teklif ettiğinde evet evet günlerden Cuma'ydı hatırladım işte...
ama benden Pariste kalmamı istemişti, oysaki dönecektim, çiftlikte olacaktım.Bir tarafta aşkım bir tarafta yıllarca özlemini çektiğim çiftliğim.
ve çiftliği seçtim.
Evet aşkımı kalbi kırık bir şekilde Paris'te bırakmıştım...çiftliğe döndüğümde günlerce odamdan dışarı çıkmadım.
ve anladım ki huzur çiftlikte değil içimdeymiş...
Bunların üzerinden ne kadar yıl geçti bilemiyorum, tek bildiğim çok uzun yıllar geçtiği oldu...O mu, simondan her ay bir mektupla haberlerini alıyordum, benden sonra bir daha asla piyano çalmamış ve her yağmur yağdığında pencere kenarında ki halimi hatırlayıp Simon'a anlatıyormuş...
defalarca gitmek istedim ama yapamadım bir kez daha kıramazdım O'nu....
şimdi çiftlik evinin verandasında oturmuş nehrin kenarında ki çocukları izleyip Cuma gününü hatırlamaya çalışıyorum ve biliyorum ki O hiç unutmadı....
Simon mu, 6 sene kadar yazdı sonra bir daha hiç yazmadı...ben O'na her zaman yazdım ama hiç cevap gelmedi...ve bir gün telefon çaldığında O'nun sesini duyduğumda bu sefer kalbimin paramparça olduğunu anladım. Simon'un cok hasta olduğunu ve gönderdiğim mektupları açıp Simona okuduğunu söyledi ve ekledi halan seni seviyorum, benim için değil Simon için gelir misin lütfen demişti...
Bileti alıp gitmiştim....Simonu gördüm, orada Simon iyileşene kadar kaldım ve eski günlerdeki gibi yemekler yaptım. O ise ben orada olduğum sürece hiç eve uğramadı. Ama içim bir şekilde hep huzur doluydu, O yanımdaydı, aynı şehirdeydik...Yağmur yağdığında biliyordum ki, O'da beni düşünüyordu...
başka bir hikaye de görüşmek üzere...
kucak dolusu sevgiler...
Not: Fotoğraf Md. Ziaul Hoque'e aittir...