Karşısında sessizce oturmuş bir tepki vermesini, en azından bir iki kelime söyleyip gözlerime bakmasını, benimle ilgilenmesini bekliyordum, ama sanıyorum şu an ne benimle ne de kendiyleydi...
Üzerine giydiği turuncu eski bir kazak, başına öylesine sarılmış beyaz bir tülbent, aralardan kaçan gri-beyaz saçlar ve akıp giden yılların bıraktığı yüzündeki o derin çizgilerin sahibi işte bu KADIN....Her bir çizgi farklı bir anın parçaları olmalıydı...Acaba kaçımızda olacaktı bu kadar çizgi diye düşünüyorum; belki bir, belki de hiç...
Karşımda duran bu kadın o kadar sakin ve sessizdi ki sanıyorum uzunca bir süre benimle hiç konuşmayacak ve öylece duracaktı...O'nu zorla konuşturmak ya da öylesine sorular sormak da istemiyordum, çünkü o zaman samimi olmazdı biliyorum, sabr etmem gerekiyordu (ne büyük bir şeydi benim için sabr etmek ve hiç bir zamanda öğrenememiştim)...
Birden her iki kolunu oturduğu sandalyeden geriye doğru sarkıttı, pencereye iyice yaklaştı ve bana yandan anlamlı bir profil verdi. Gözlerinden bir şeyi ya da şeyleri hatırladığını ve unutmak istemediğini anladım, ama ben bir fotoğrafçı değildim ki bunları yakalayabileyim....kimbilir neler yaşamıştı ve O'nu buraya ne getirmişti....
geçen yıllar belki ona çok ağır gelmiş, belki de pek çok dönüm noktasından geçmişti, belki de şu anda bahçede oynayan çocuklar ona bir şeyler hatırlatmaktaydı ve belkide hiç bir şey düşünmemek, öylesine bakmanın nasıl bir şey olduğunu keşfetmek istiyordu...Ama bakışlarından çocukların ona bir şey hatırlattığını anlıyordum...Not almak için getirdiğim notluğum, bugün işime yaramayacaktı anlaşılan...sessizce notluğumu oturduğum eski ahşap sandalyenin kenarına bıraktım ve nasıl olacak bu çalışma diye içimden geçirdim....O'nu bırakıp gitmek de istemiyordum, çünkü bir şekilde gözlerimi ondan bir türlü alamıyordum, sürekli O'na bakıyor ve O'nu dikkatlice süzüyordum.... O'na karşı merakım gittikçe artıyordu...
Birden onu beklemek yerine bende O'nun gibi durmaya karar verdim. Tıpkı O'nun gibi sandalyemde kollarımı geriye bıraktım ve pencereye doğru yan döndüm, ama rahat değildim açıkçası, peki ya O nasıl rahatça durabilmeyi başarabiliyordu acaba...
İçimden bir ses "hadi, dinle O'nu..." dedi...Kaşlarımı yukarı kaldırdım, hafifçe gülümseyerek bu sesde ne dedim kendi kendime ve o anda dışarıdaki çocukların sesini, kapıdaki şakalaşmaları, yan odadan gelen horlama sesini umursamamaya çalıştım, tek amacım O'nu yakalamaktı... bir anda her yerimi bir sessizlik almıştı bile, sanıyorum artık O'nunlaydım ve amacıma yavaş yavaş ulaşıyordum....kafam birden bana ait olmayan binlerce zaman, kişi ve anı ile dolmaya başlamıştı....Aslında diyordu bir ses ve devam ediyordu....
Buraya tam olarak ne zaman geldim bende bilmiyorum , ama sanıyorum 10-15 sene önce bir sonbahar sabahı, siyah, eski bir Rolls-Royce bahçe kapısında yavaşça durdu, şöför arkasına döndü "Geldik bayan, kapıyı açmamı istermisiniz" dedi, sorusu o kadar küçümser gibiydi ki, hiç cevap vermeden, gururlu ve sakin bir şekilde arabadan indim, arkadan tek kişilik bavulumu aldım ve şöföre teşekkür edip arkama bile bakmadan bahçe kapısından içeri doğru yürümeye başladım...kafamı kaldırıp etrafıma bile bakmaya çekiniyordum, herşeyden korkuyordum (oysaki biraz önce kendimden ne kadar da emindim)... çamların arasından güzel bir müzik sesi geliyordu, sanıyorum Edith Piaf'dı. Birden tamda çocukların oynadığı o nokta da durmak istedim, ne geri ne de ileri.... belkide durmadan yürümeliyim diye düşündüm ama yapamadım....Olduğum yerde elimde bavulumla yaklaşık 45 dakika kadar ayakta öylece kalmışım, ne düşündüğümü hiç hatırlayamıyorum... son günlerde hep bunu düşünüyorum; o 45 dakika neler düşündüm, nasıl geçti diye....
Sonra düşünce bulutlarım yavaş yavaş dağılmaya başlayınca, uzaktan bir sesin içtence "merhaba" dediğini duydum, kafamı kaldırdım ve güzel, genç bir bayanın bana doğru yaklaşmakta olduğunu gördüm, sessizce koluma girdi ama bavulumu almadı; daha doğrusu istemedi, belki de benden izin istemekten çekindi bilemiyorum....beni büyük bir sakinlikle çam ağaçlarının arasından işte bu odaya getirdi, perdeleri açtı ve beni yatağa oturttu...O kadar şaşkındım ki, fakat odanın içerisindeki ışık süzmesi beni biraz olsun rahatlatmıştı...sadece uyumak istiyordum, kaçmak için; neden kaçacaksam:)...Bayan, durumumu anladı ve beni yalnız bıraktı, çünkü o anda sadece yalnız kalıp ağlamak istiyordum, her insanın şaşkınlıkta ya da morali bozuk olduğunda yaptığı gibi....
Birden kapı çaldı ve içeriye en yakın arkadaşım "Münevver" girdi...Beni yine her zaman ki neşesi ile karşıladı, çocukken de böyleydi, yaşlandığında da....bavulumu elimden aldı, güzelce açtı, eşyalarımı dolaba yerleştirdi ve yemek için sadece 1 saatin var diyerek odadan ayrıldı....
Evet burası bir huzureviydi ve buraya hem kendim hem de eski dostum ile daha çok vakit geçirmek için gelmiştim, belki de yıllardır evde yalnız olmaktan sıkılmıştım ....2 ay önce telefonum çalmış, karşı taraftaki ses bana pamuk şeker, kağıt helva ve at kuyruğu saçlar deyince hemen hatırlamıştım sevgili arkadaşımı ve beni ısrarla buraya davet ediyordu...Yeter artık yalnız kaldığın, çocuklarında gelse biz bizeyiz, hem burası yazlığımız gibi diyordu...Emekli olduktan sonra en çok keyif aldığımız yer yazlıklarımızdı... yan yanaydı, ama birgün O beni burası için terk etmiş ve çocuklarımda yazlıkda yalnız ne yapacaksın diye beni göndermemişlerdi ve yazlığı satmak zorunda kalmıştım....
Önceleri istememiştim buraya gelmek, ama sonradan neden olmasın diye düşünmüştüm ve birgün ani bir kararla evimi sattım ve burası için gerekli ücreti ödedikten sonra çocuklarımla da vedalaşıp, (çünkü onların beni buraya bırakmasını istemiyordum) yola çıktım....
Kendime o gün siyah, klasik bir Rolls-Royce kiraladım, neden mi:) çünkü düğün arabam eski klasik bir Rolls-Royce'du ve sonra da buradayım işte...Münevver haklıydı burası gerçektende farklı bir yerdi.Tıpkı yazlığımız gibiydi...
Çam ağaçlarının arasına dağılmış 2-3 katlı evler ve bu evlerde kalan "Tontonlar" (burada çalışanlar bizlere bu lakabı takmışlardı) ...Her evin ayrı bir mutfağı, havuzu, bahçesi vardı...Sanki 7-8 yaşlı aynı evi paylaşıyor gibiydik, tıpkı yıllar önce tv de seyrettiğimiz "Altın Kızlar" dizisinde gibi hissediyordum kendimi.:)...her ev, ayın belirli bir gününde bir etkinlik düzenliyor ve diğer evleri davet ediyordu...Burada birer sinema, kütüphane, kuaför, güzellik salonu ve küçük de bir alışveriş merkezi vardı; burada çalışanlar bizlerdik; kısacası burası küçük bir köy gibiydi...ve tabiki çocuklar; onlar bizim için hayat kaynağıydı...çocuk yuvası onlar içindi, işte tam pencerenin karşısında ki şu okul...Burası seninde gördüğün gibi o kadar büyük ki, bazı evlere yürüyerek gidemediğimiz için araba bile kiralayabiliyoruz:)) (ama Rolls-Royce yok:)), bisiklete de binmek isterdim ama dizlerimden dolayı binemiyorum, bazıları biniyor ama:)...Araba en güzeli...Aaa unutmadan her ay konferans salonumuza o ayın konusu ile ilgili konuklar geliyor ve onları burada ağırlıyoruz, ve orası aynı zamanda tiyatro salonumuzda... şimdi aklıma gelenler bu kadar sanıyorum...
Yani anlayacağın üzere burada çok mutluyum, ama son zamanlarda içimde garip bir isteksizlik var...Eski günlerimi özlüyorum, bu çocuklar gibi çok mutlu olmak ve o 45 dakika boyunca ne düşündüğümü hatırlamak istiyorum... belki de geçmişi orada ait olduğu yerde bırakmalıyım değil mi çocuğum, ne dersin...Diğer sıkıntım, belki de en önemlisi Münevver'in gidişi, yoo telaşlanma hemen, ölmedi tabiki, sadece kızını görmeye 2 aylığına Amerika'ya gitti ve bana da oradan bir peruk getirecekmiş....:)) neden mi çünkü, eskiden simsiyah düz saçlarım vardı ama eşimi kaybedince, bir gecede beyazladı, bende bir daha boyatmadım ve buraya gelince de bu tülbenti bandana gibi takmaya karar verdim, ama tabiki siz gençlerin ki gibi olmadı:))...belki o gelince boyatırım ama siyaha değil tabiki...;)
Evet güzel çocuğum, sen beni dinlemeye neden gelmiştin...
Birden gözlerimi açtım ve neden mi dedim, çünkü tezimin konusu huzurevindeki kadınlar üzerineydi ve işte buradayım...
Yerinden yavaşça kalktı; büyük benli, çizgilerle dolu, yaşından kırış kırış olmuş ellerini yüzümde gezindirdi ve iyi bir hayat yaşayacaksın güzel kızım, ama daima hayatta sabr et yoksa pişman olabilirsin dedi ve odadan çıktı....
ben oturduğum yerde öylece kala kalmıştım, tezim için hikaye hazırdı, işte bu kadının hayat hikayesi ve o 45 dakika...
başka bir hikaye de görüşmek üzere...
kucak dolusu sevgiler...
Not: Fotoğraf Burim_Myftiu'ya aitdir.





zeynep, zeynep, zeynep...
super, super, super:)
seni ve hikayelerini seviyorum...
sibel.
Posted by: sibeel | September 10, 2005 at 07:02 PM
sibel'cim çok teşekkür ediyorum yorumların için;) kırmızı oldu yanaklarım...
bende seni seviyorum şeker dostum:))
Posted by: zyn₪p | September 12, 2005 at 09:38 AM