Saat 6'ya geliyordu ve ben halan ofiste bir oraya bir buraya koşuşturuyordum, oysaki dosyalar düzenlenip patrona verilmeli, bilgisayar kapatılmalı, masa toplanmalı ve bunun gibi bir sürü şey vardı daha yapılacak...ama her zaman işini son dakikaya bırakan ben, yine aceleyle dosyaları cici patronuma (harika bir kadındır) vermek üzereyken "hadi sen çık artık, masanı da gelince toparlarsın" dedi gülümseyerek, oysaki biliyordu ki masam yılda sadece bir kez toplanırdı...
Çantamı kaptığım gibi ofisten çıktım, yolda yürürken nedense çocuklar kadar mutlu olduğumu hissettim, belki de kısa bir sürede olsa işten, bu şehirden uzaklaşıp dinlenecektim (umut ediyorum:)...ben bunları gülümseyerek düşünürken aklıma hemen yapmam gerekenler geldi; önce eve gitmeli, valizimi toplamalı, duş almalı ve son olarak da bir taksi çağırmalıydım...otobüs 23.00'da kalkacaktı....
Eve vardığımda hemen gözüme ne geliyorsa bavula koydum ve her tatile gidişimde söylediğim cümleyi tekrarladım "bir daha asla valizimi son gün toplamayacağım, ama aslaaaa", ama biliyordum ki bu sözler başka bir yaşamım için geçerli olacaktı....çok dağınık biri değildim aslında, sadece çok heyecanlı ve panik biriydim, ve tüm bu tezatlıklara rağmen işimde inanılmaz titizmişim (çalışma arkadaşlarım öyle diyorlar da:) ve işte saat 10 olmuştu bile, hemen çiçeklerimi kapının önüne koydum, böylece karşı komşum onları sulayabilecekti, kapıyı kilitledim ve taksiye binip otobüs terminaline doğru yola koyulduk (yola koyulduk diyorum, çünkü taksici ve ben)....
Terminale geldiğimde,bir yandan havanın sicaklığı ve ona bağlı havasızlık, bir yandan da insan kalabalığı vardı...koşar adımlarla otobüsümün durduğu perona gittim ve bavulumu verdim...aslında daha kalkmasına beş dakika vardı ama yine de o kadar yorgun ve koşuşturma ile geçmişti ki günüm, sadece koltuğuma yaslanıp hemen uyumak istiyordum....ben koltuğuma yerleşinceye kadar saat 11 olmuş ve otobüs şöförü hareket etmek için motoru çalıştırmıştı... Gece yolculuğunu aslında hiç sevmem, ama çalışan biri olunca, günden yararlanmak için başka çarenizde yoktur aslında....kafamı geriye yasladım ve otobüsün ışıklarının cama yansımasını, uçsuz bucaksız tarlalardan geçişini ve sürekli servis yapan muavini sessizce izledim, birden otobüsün ışıkları söndü "hadi uyuyun artık" der gibi....belki de uyumalıydım, başka türlü yol bitmezdi çünkü....
Birinin omzuma hafifçe dokunduğunu hissettim, iyi de tüm yolculuk boyunca yalnızdım sanıyordum, bu da kim olabilirdi....birden otobüs muavinin "Bayan, geldik" demesiyle uyandım...onca saat uyumuştum ve hiç kıpırdamadığım içinde ayaklarım davul gibi şişmiş, saçlarım bozulmuş ve hafifde başım ağrıyordu....otobüsten indiğimde yüzüme vuran sicak havayla daha da bunalmıştım ama, birden buraya geliş sebebimi hatırladım, işte o zaman ağrılarımı, şikayetlerimi unutmam gerektiğine karar verdim, ne de olsa tatildeydim....yine bir taksi ve işte gideceğim adres...yol çok kısa sürdü, zaten tüm köyü araba ile dolaşmak toplam 30 dakikanızı alırdı...taksiden indim, bavulumu aldım ve saati sorduğumda saatin daha 7 olduğunu öğrendim, güneş çoktan doğmuştu bile, bense halan uyanmaya çalışıyordum, oysaki işe gitmek için her sabah 6.30 da kalkıyordum, belkide tatil havasına girdiğim için bu saat bana çok erken gelmişti bilemiyorum....
Kapıyı yavaşça araladım ve karşımda duran harika manzara karşısında sessiz kaldım; aşağıya doğru sarkan yeşil üzümler, sabah güneşi, yapraklardan kaçamayan güneşin oluşturduğu gölge, bir kapı ve yanında içlerine kırmızı sakız sardunyalar dikilmiş iki tane büyük saksı gördüm...bu bir "Hayat Kapısı"'ydı, eğer dedem burada olsaydı öyle derdi çünkü, bana küçükken anlattığı hikayelerden birinde, köylerinde ana kapıdan önce başka bir boş alan olduğunu ve ilk kapının da "Hayat Kapısı" olduğunu söylemişti... gerçektende öyleydi. Artık tamamen uyanmıştım....mis gibi üzüm kokuyordu ve asmalardaki üzümlerin hepsi yenmek üzere hazırdı, sabah kahvaltısında ekmek ve üzüm ne de güzel olurdu...peki bu ev kimindi hiç merak etmiyor musunuz;) ev küçük bir pansiyon niteliğindeydi aslında, en yakın arkadaşımın anneannesi ve dedesi'nindi ve tanıdıklarına odalarının bazılarını çok küçük bir ücret karşılığı kiralıyorlardı ve onların deyimiyle bizlerde onlara hem arkadaşlık etmiş hemde evde bir ses oluyorduk....
aslında bana kalırsa asıl onlar evlerini bizimle paylaşmakla, bize harika kazanımlar sağlıyorlardı....
Bu alanda ayda bir kez Üzüm Şenliği düzenlenir, asmaların arasından renkli ışıklar geçirilir, iki tane uzun masa kurulur, üzerine işlenmiş yemek örtüleri serilir, leziz yemekler hazırlanır, üzümlü ve kırmızı şaraplı kekler yapılırdı, ve son olarakda keman ve gitar eşliğinde müzikler çalardı, kimi zamansa çocuklar sicaktan denize gidemedikleri zamanlarda buraya gelir; bisiklet biner, evcilik oynar ya da üzüm yerlerdi...ev çok eski bir Rum eviydi....arkadaşımın anneannesi ve dedeside göçmen olarak buraya yerleşmiş ve bu evi satın almışlardı, ve ev hiç yeniden yapılanmaya gitmemişti....
Kapının önünde hiç kıpırdamadan öylesine duruyordum, oysaki içeri girip merhaba, ben geldim demeliydim....
sanıyorum kapının önünde yarım saat kadar durup bu güzel manzarayı seyredip hayal kurdum ve neden sürekli burada yaşamıyorum diye geçirdim içimden, belki de başka bir zaman diliminde, başka bir ben olarak diye seslendi bir ses....
başka bir hikaye de görüşmek üzere...
kucak dolusu sevgiler...
Not: Fotoğraf John_Dalton'a aitdir....